• tanrıça yolda


    pablo neruda bir defasında demiş ki: "cortazar'ın hiçbir yapıtını okumamış olmak, ömrü boyunca hiç şeftali yememiş olmaya benzer." yaz günlerinin, yarı erimiş asfalttan buram buram yükselen sıcak dalgasının, boşalmış şehirlere hakim olan ekşimik çöp kokusunun denetimsizce ufukta göründüğü bu mevsim dönümü zamanında, ne zaman cehennem otoyolunda kenara çektiğim motoru su kaynatmış citroen ds'imin kaputunu açıp, ciğerlerime dolan duman eşliğinde boz-beyaz tavşanlar kusmaya başlasam, dedeyi cepten arayıp ağzıma geleni söyleme ihtiyacı duyuyorum. gidip manavdan turfanda şeftali istesem, meyve lekeli önlüğünün altından seçilen bir revolver belinde, sanırım bir colt 45, bozuntuya vermeden arkamı dönüyor, eller cepte, hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.

  • yalan

    0

    candan erçetini severim. şarkılarını, yorumunu, sahnede duruşunu severim. arada şarkıları merhem olur açık yaralarıma, arada dinlerim. bir süre öncesine kadar "meğer" e takmıştım kafayı mesela, dilime dolanmıştı , söyleyip duruyordum. sonra bitti, ben tekrar led zeppelin e döndüm. bu aralar yalan var dilimde, dünyada ölümden başkası yalan, pazar akşamından beri böyle, beynimde sürekli dönüp duruyor, candan yine bilmeden canıma dokunuyor.

    halamı kaybettim, pazar öğleden sonra. artık halam yok. dünyada en sevdiğim , benim için en özel insanlardan birini daha kaybettim. dün toprağa verdik halamı, toprağa karışacak artık. ölü bedenini gördüm en son, nihayet huzura kavuşmuş görünüyordu. 47 yaşındaydı halam ve bu 47 yıllık ömrünün son 7 yılında hastaydı. kanserdi. ama mücadele ediyordu. o yüzden şoktayım hala , çünkü ne kadar kanserde olsa bana hep kurtulacak gibi geliyordu. hep düzelecek, tekrar gözlerime ışıl ışıl bakacak gibi geliyordu. ama anlamam gerekirdi öleceğini, çünkü o bu dünyaya yakışmayacak kadar iyiydi. dürüsttü, yalansızdı, riyasızdı, buraya hiç bir zaman ait olmamıştı ki zaten, neden daha fazla kalsındı. gitti. bir daha dönmeyecek. bir daha saçlarımı okşamayacak halam, gülümsemeyecek, heval im deyip sarılmayacak bana. o yok artık. benim halam yok.

    halamla aramızda özel, ayrı bir bağ vardı. ben onun en sevdiği yeğeniydim, o benim en sevdiğim halam , aslında en sevdiğim iki akrabamdan biri. akrabadan da öte, o benim canlarımdan biriydi.çocukken, memlekete giderdik yazları, henüz büyükler ölmemişti. kalırdık biraz sonra geçerdik. ben en çok ona kavuşmayı severdim. o yüzden köye gitmeyi severdim. halamın boynuna atılırdım direkt. herkesten önce o gelirdi. o da beni beklerdi zaten, bilirdim. halam genç kızdı o zamanlar, o kadar güzel gelirdi ki, simsiyah saçları, hafif dolgun vücudu, ceylan gözleriyle o kadar güzeldi ki, hayran hayran bakardım ona. yaz akşamları , bütün gün koşturup durduktan sonra en sevdiğim kısım gelirdi. iki odası vardı dedemlerin evinin. babaannem bir odaya geçerdi, annemle babam bir odaya, halam terasa yatak sererdi, orası bizimdi. yer yatağına uzanır, halamın koynuna girerdim ve başlardık yıldızları seyretmeye. yıldızlar o kadar yakın görünürdü ki , hani elini uzatsan yakalayacakmışsın gibi. halamla hayaller kurardık yıldızlara baka baka, bana o yıldızların efsanelerini anlatırdı ya da başka hikayeler, o hikayeleri dinleyerek uyurdum ben. sonra büyüdüm , şans ya büyüdükçe halama ne kadar benzediğim ortaya çıktı. gören herkes beni ona benzetirdi, ikimizde haklı bir gurur duyardık bundan, zaten başka birine benzemem zul kaçardı, bu sevgiden sonra. birileri bana bakıp onun yanında yeğenin pek de güzelmiş dediğinde hemen atılırdı, aynı bana benziyor değil mi, benim gençliğim, bunu söylerken gözleri gururla ışıldardı. artık ışıldamayacak o güzel gözler , artık bakmayacak bana, artık sarılmayacak, artık saçlarımı okşamayacak halam. benim artık halam yok.

    yalan, her şey o kadar boş geliyor ki iki gündür bana. onu toprağa verdim. halamı en son kefenleneceği zaman gördüm. yıkanmıştı, üstünde beyaz bir örtü. bakamadım o yüze, bakmaya doyamadığım o yüze bakamadım.

    hiçbir şeyin anlamı yok. tek gerçek var ölüm. yaşanan her sıkıntının çözümü var, bir tek ölüm çözümsüz. sınavdan düşük not mu aldın, çalışırsın bir dahakine iyi bir not alırsın. dostun kazık mı attı sana , hiç dost olmamışsınız demek der, yoluna devam edersin, ailenle mi tartıştın bir kaç gün sonra barışırsınız, sevgilin mi terk etti üç gün ağlarsın ama dördüncü gün toparlanır etrafa bakınmaya başlarsın, bir yenisi gelir nasılsa.

    benim artık halam yok, başka hiç bir şeyinde şu anda benim için anlamı yok.

  • kayıp

    garson kız, açık teni, simsiyah saçları ve inceliğiyle oldukça güzel. ne var ki, yüzünü döner dönmez, bir tavşandan ödünç alınmış bir çift ön diş insanın gözünü alıyor. günümü aydınlatan bir pazar eki makalesinde, tavşansı ön dişlerin, gençler arasında pek rağbet gördüğünü okumuştum bir zamanlar. eğer öyleyse bu kız güzellik kraliçeliğine kadar yükselmeli.

    son bir saattir, otelin lobisinde, göründüğü kadar rahat olmayan bir koltuğa gömülmüş vaziyetteyim. kulaklarımda cızırtılı kulaklıklar, cep telefonundan müzik dinlemeye savaşıyorum. antalya'da, uzun zamandır ilk defa yapacak işimin olmadığı bir pazar öğleden öncesinde, zemini eritip binaları yerin dibine gömmek istercesine yağan antalya sağanağı altında, yirmi birinci yüzyılın konaklama yapılarına şimdiden damgasını vurmaya başlamış enternasyonel zevk yoksunluğuna nadide bir örnek teşkil eden otelimin aşırı yüksek tavanlı lobisinde, mp3 sıkıştırma formatının nimetlerinden faydalanıyorum.

    garson kız ve tavşan dişleri, hep birlikte başımda dikilmiş, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. dışarıda velveleci yağmur damlaları, elinde bir tepsi, tepsinin üzerinde bir fincan kahve, bir bardak su, kulağımda ian curtis, "they keep calling me!" diye çığırmakla meşgul bilinen ısrarlı tavrıyla, tepemde en az curtis kadar ısrarlı garson kız, ve garson kızın yadsınamaz tavşanlıktaki dişleri.

    nihayet çıkardım mp3 teknolojisini kulağımdan. gel gör ki kız da konuşarak anlaşmaya çalışmaktan vazgeçmiş durumda bu arada. parmağıyla suyu gösteriyor, yüzünde soran bir ifade.

    "su" diyorum. açıkça. garson kız suyun ne olduğunu unutmuş, ve koca lobide bu unutulmuş bilgiyi derinliklerden çekip çıkaracak yegane bilge kişi olarak beni bellemiş olsa, oldukça anlamlı bir yanıt olacak bu. oysa belli ki durum böyle değil, "öf" diyor, kısaca, ve tavşanı görüş alanımdan çıkaran bir momentle topukları üzerinde tam dönüş yapıp uzaklaşıyor. garson kızla karşılıklı anlaşamayışımız burada sona eriyor. tak yine kulaklıkları. curtis sebatkar: "keep on calling me!"

  • seçimler, rehber ve herşey

    0

    "en önemli sorun -ya da en önemli sorunlardan biri, çünkü bir sürü en önemli sorun vardır-halkı yönetmekle ilgili en önemli sorunlardan biri, bu işin kime yaptırılacağını bulmaktır. daha doğrusu halkı, kendilerini yönetmesine izin vermeleri için ikna etmeyi başaracak birini bulmaktır.
    özetlersek: iyi bilinen bir gerçektir ki, halka hükmetmeyi en çok isteyenler, ipso facto bu işi yapmaya en az uygun olanlardır. özeti özetleyecek olursak : kendisinin başkan yapılmasını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapmasına hiçbir surette izin verilmemesi gerekir. özetin özetini özetlersek : halk bir sorundur."(1)

    bir süredir yazmayı düşünüyordum seçimler üzerine. ancak; yazacak fazla birşey de yok aslında. iki kutuplu bir parti anlayışıyla süslü demokrasimiz için, ne denilebilinir ki? bir tarafta statüko sevdalısı chp -add ve askeriyenin desteğiyle-, bir tarafta ise liberal soslu, değişim mottosuyla yola çıkmış bir gerici parti akp, doğan görünümlü şahin gibi birşey işte. bir maç telaşıyla geçti seçimler, bir onlar gol attı, bir bunlar. akp yenilebiliniyor falan gibi sonuçlar çıktı, pek sevindi chp liler, tüm atatürk sevdalıları. komik. orda burda sen istanbul sun büyük düşün, sen sinopsun, işte izmirsin, bursasın falan. tabii en iyisi biricik arkadaşım queenie nin göndermiş olduğu ," sen domalansın büyük düşün"dü . ne de güzel gösteriyor aslında bu afiş , yönetenler için yönetilenlerin ne demek olduğunu. bir domalanlar var, bir de domalanlara sarılanlar, neyse.

    bu seçim zırvalığından birşey bekliyor muydum kendi adıma ? hayır. bir kumpanya işte devam ediyor. hani biz seçiyoruz aklımızca bizi yönetenleri, trilyonlar yatırıyor adamlar belde başkanlığı için dahi. ne diye? nasıl bir hizmet aşkıdır değil mi? hadi bee, hadi bee, yiyenler değişti sadece, sistem aynı. tek derdim şu güzelim istanbul un belki bu sefer oraya buraya lale dikerek estetizme kavuşacağını zanneden anlayışın gitmesiydi. olmadı. hemen ertesi gün baktım yine dikmişler her yere laleleri. hayat, vapurlar v.s. dedik geçti. laleli geçireceğiz bu baharı da belli.

    ben de sarıldım rehberime(2) tekrar, bir o anlıyor halimden deyu. bulduk da işte, evet halk bir sorundur. dna (3) çözmüş olayı. zaten hayatın anlamı da 42 , boşuna uğraşmamak lazım, don't panic!

    1: evrenin sonundaki restoran
    2: otostopçunun galaksi rehberi
    3: douglas noel adams, kısaca dna

  • Dünya

    5

    Onun için çok üzülüyorum. Şu hayatta en çok üzüldüğüm şey dünya. Bakın insanlık demiyorum, insanlığa üzülmek benim işim değil. Hatta bence insanlık işi gücü bırakıp bana üzülse çok daha hayırlı bir iş yapmış sayılabilirdi. Ama dünya öyle mi? Yapayalnız. Koca bir evrende bir eğim, bir açı kafası yakalamış, etrafında gezegenler var ama o tutturmuş bir güneş müneş bir şeyler; dönüyor. Kendi halinde. "yeter döndüğüm. biraz da durayım." demiyor. İçindekileri korumak pahasına dönüyor da dönüyor. Cefakâr dünya. Dünyamız. Dursa kim bilir neler olacak. Durması ihtimali üzerine çeşitli spekülasyonlar yapılıyor, hep görüyorum. Oraları çok karışık, ben de tam anlamadım oralarını ama o değil de bir kereliğine biz dursak, sesini duyar mıyız dünyanın, onu merak ediyorum. Ona olan saygısızlıklarımızı nasıl affettirebiliriz, onu düşünüyorum. Hadi birtakım şeylere olan saygımızı saygı duruşu ile belli edebiliyoruz; ama şu koskoca dünyaya bir dakikalık saygı duruşunu neden çok görüyor bu insanlık? Duralım bir ya. Hiçbir şey yapmadan. Fabrikalar, makineler, televizyonlar sussun. Trafik dursun. Sessizce duralım bütün insanlık olarak. Nasıl bir ses çıkarıyor dönerken, çok merak ediyorum. Siz nasıl oluyor da merak etmiyorsunuz, hiç anlamıyorum.


    Bence fazlasıyla sakin ama hafif de hüzünlü bir tonla, tıpkı bir rüzgar gibi kesintisiz biçimde vuuuuuuv yapıyor. Hmmmmmmmmm da yapıyor olabilir. Hiç ses çıkarmıyor da olabilir. Kabulüm. Ya da ses çıkarsa bile bize ulaşmıyor ya da bizim kulaklarımız bu frekansı algılamıyor da olabilir. O da kabulüm. Aslında nasıl ses çıkardığında falan da değilim. Derdim bambaşka. Ama burada açık açık yazacak değilim. Zaten insanı anlamayan insan, dünyayı nasıl anlasın? Çok üzülüyorum.

  • hayat, vapurlar v.s.

    21

    bir kabulleniş, bir nirvanaya ermişlik, bir cool duruş ki sormayın. bilgiç bilgiç , hayat işte sıkıntı yok. kısaca anlamı bu. bazı şeyler öyle olur işte. dert etme. kabullen ve geç! sıradaki ...

    modern insanın bireycilik ve bencillikle sarmalanmış kafesine yapılan müdahaleler karşısındaki sığınağı. tekrar aynı kafese dönmenin getirdiği o buhran halinin dışarıya yansıtılmama çabası. bir maskeler ve roller düzeneği olan sosyal yaşamımızın, aynı riyakarlık kokan söylemi. maskeler düşecek gibi olurken, bir hamlelik toparlanma ve tekrar aynı kayıtsızlığı işlevlendirme yalanı. yalan! benim gibi, sizin gibi, herkes gibi yalan! gizlenme, özellikle kendinden kaçma. kaçabildiğin kadar kaçmayı ve sıradanlaşmayı emreder çünkü sistem size. farklılık adına yapılanlar da aynıdır. kimsenin derdi değil, kendini bulmaya çalışmak ya da vazgeçtim en azından aramak. ben aslında kimim? tüm bu üstüme biçilenler ben miyim? ben aslında ne istiyorum? istediğimi sandığım şeyden emin miyim? ben kendimden emin miyim?

    sırlar var, herkesin sakladığı kendine özel sırları. bunlar öyle sırlar ki kendine bile söyleyecek cesareti yok insanın ve maalesef artık bu sırlar yalnızca yaşananlardan doğan anlar değil, insanların kendileri sır, kişiliksiz bedenler, kabulleniş üzerine kurulu bir insan doğası. atalarımızda kaldı direniş ruhu. biz kanıksadık her şeyi. her şey ve herkes o kadar "normal ki", anormallik çoktan sınıfta kaldı. şekil, yalnızca kalıp, içimiz bomboş, yüreğimizi dolu sanarken bile aslında bomboş, bir bedenler geçidi sadece ömrümüzde , aşk sandıklarımız. o insanlar hepsi yalan. elini tutarken ya da tenini paylaşırken his yok. makineleştik çoktan. şeytan çoktan kaptı ruhları, bomboş bedenlerle herkes yalan!

    hayat işte vapurlar falan!

  • burn motherfucker burn

    3



    ruhun ölümsüzlüğüne inanır mısınız? laf olsun diye soruyorum; sözünü edeceğim şey açısından bunun pek önemi yok. ölüm, ya başka bir yere ya da hiçbir yere, bir daha dönmemek üzere gitmektir çünkü. olması gereken de budur. tereddüt ve belirsizlik ile sakatlanmış bir evrenden, elde kalan, son ve tek mutlak.
    ölenlerimizi, gücümüz yettiğince derin çukurlar kazıp, içine koyarız. o da yetmez, üstünü taşlarla, gerçekten çok ağır taşlarla, mermer veya granitle kapatırız. zaman zaman daha da ileri gidip ölü bedenlerini yaktığımız, küllerini rüzgara savurduğumuz da, görülmemiş şeyler değildir.
    gerçekte ne için giriyoruz ölü bedenler üzerinden bunca zahmete? bir zamanlar sevdiğimiz -nefret ettiğimiz- kişinin şimdi çürümekte olan bedeni leş yiyicilerin günlük tayını olmasın diye mi? çürürken çevresine hastalık ve kötü kokular yaymasın diye mi?
    her türlü antik korkusunu uydurma teknik açıklamalarla rasyonalize etme düşkünü insan soyunun sanrılarından ibaret, tüm bu sıhhi ve de mantıksal karnaval.
    öleni iyice derine gömüyoruz; çünkü bir daha geri dönmeyeceğinden emin olmak istiyoruz. elimizde kalan bu tek gerçek kesinliğe şiddetle ihtiyacımız var.
    havada, karada, denizde kaybolanların bunca telaş ve azimle aranması da başka sebepten değil aslında. varlar envanterinden sonsuza dek çıkarıp, artık yoklar sütununa yazdığı kalemin, ansızın geri gelip, tüm hesabı alt üst etmesine kim katlanabilir ki?


  • gün geçmeden geçmeyen günler!

    her pazar ara verilen bir koşu. ölümcül bir düzenin ölümlü yaratıklısı insanoğlu bir işaret üzerine hergün hiç sektirmeden durduğu, çoklukla uyuduğu yerden doğrularak koşmaya başlıyor. herkes, hergün hep aynı noktadan. her gün, her sabah.
    derken akşam dönüyor, aynı yığın aynı noktaya dönerken. aynı işaret üzerine. doğrulduğu noktada durup yeniden uykuya dalıyor herkes. her gün, her akşam.
    bu yığınlığın hayatında günler birbirinden pazar günü kendi içinde bir farklılık yaratıyor. pazar günlerini birbiriyle karşılaştırdığımızda birbirlerinden hiç öyle farklı olmadıklarını görüyoruz.
    her gün, her an, her saat, her hafta ve her ay birbirinin aynı şeyler olup bitiyor. bir alışkanlıklar düzeneğinden ibaret bu hayatın tek bir günü geçmeden geçmiyor. hiç bir yıl bir öncekinden uzun yada kısa değil. hiç kimsenin ölmediği tek bir gün yok. bütün eşyalar yerli yerinde. eşyaların bile kendileri için belirlenmiş yerleri var. tek bir saç teli mesela, bulunmaması gereken bir yerde duruyorsa tüm o düzeni bozabiliyor.
    bir kadın gözü hiç birşey görmeden sadece eşyaları bulunmaları gereken yerlere yerleştirerek, ölümcül o düzen için çabalayarak tamamlayabiliyor tüm ömrünü.
    bu korkunç alışkanlıklar yumağı içinden sıyrılabileceği günü beklerken diğerlerinden öne geçerek bazıları, gün geçmiyor ki bir gün daha geçmesin.

  • orada olmayan adam

    2

    "bugün merdivenlerden çıkarken, orada olmayan bir adamla karşılaştım. bugün de orada değildi. keşke dedim... keşke gitse..."

    orada olmamak mevzuu hayli ilginç bir mevzu. bazı şeylerin farkında olmak, birtakım şeylerin öyle olması, senin bilmediğin şeyler evreni ailesinin benzer karakterlerinden biri. benzerliği varlıklarının yaşamsal öneme sahip zıtlıklarıyla ilgili. (ya da değil. bazen böyle doğruluğundan emin olmadığım, hatta o sırada doğru olup olmadığıyla ilgilenmediğim, hatta ilgilenmediğimin farkına bile varmadığım, hatta ne anlama geldiğini bile bilmediğim cümleler kuruyorum. bazı şeylerin farkında değilim.)

    orada olmayan adam kim? orada olmayan adam herkes olabilir. hatta belirli bir zamanda orada olmayan herkes doğal olarak orada olmayan adam olmuş oluyor. o halde orada olmayan adam için o anda orada olanların oluşturduğu kümenin elemanı olamayan herkes diyebiliriz. (bazen böyle aynı anlama gelen iki cümleyi art arda kurabiliyorum. yapabiliyorum bunu.) orada olmayan; yani burada ya da şurada olan; kısaca orada değil de herhangi başka bir yerde olan herkes için orada olmayan adam diyebiliyoruz. ama küme yine de eksik kalıyor. çünkü bu saçma konuda düşünmeye devam ettiğimizde, insanlık tarihi boyunca şu komik ve hüzünlü varoluşu yaşayıp ölmüş herkes de orada olmayan adam olabiliyor. küme bu kadarla sınırlı kalsa yine iyi. (pardon, kimin için?) insanlık tarihi boyunca şu saçma varoluşu yaşayıp ölmemiş, bırakın orada olmayı, hiçbir yerde olma şansı olmamış, hatta olma şansı bile olmamış herkes de yine bu kümenin içinde. (sığacak mıyız?) hiç var olmamışların durumu, var olan ama orada olmayanların durumundan daha farklı. onlarınki yalnızca dilsel bir varoluş. onca kitap kahramanı, onca düş kişisi, zihninde bir anlığına belirip kaybolan imgesel kadınlar. çok acayip bir kalabalık.

    bu sadece insanlarla ilgili bir durum da değil. masanın üzerinde durmayan bir kalem de masanın üzerinde durmayarak dilsel bir varlık kazanıyor. kim bilir o sırada nerede, ne yapıyor. deli midir nedir ayol?

  • 1 nisan

    4

    bugün 1 nisan. 1 nisan şakalarından, bugün şaka yaparak mutlu olan ya da sevimli olduğunu düşünen bütün insanlardan ölesiye nefret ediyorum. bugün, hala şaka!? bu dünya kendi başına şaka gibi zaten. değil mi?




    bu fotoğrafı ben çektim. teknik sorunlar var, şaka gibi tabi. şaka yapmayın. fotoğrafa bakın, gülümseyin.

  • seçimler üzerine

    2

    seçimler üzerine şöyle bol köpüklü bir sade kahve nefis gidiyor. deneyin, pişman olmayacaksınız.

  • muhsin yazıcıoğlu

    2

    (bu yazıyı sözlüğe yazmıştım ama silindi. ben de kaybolmasını istemediğim yazılarımdan biri olduğu için buraya kaydetmeye karar verdim. )

    kimdir muhsin yazıcıoğlu? 1970 li yılların ortalarından bu yana , bu memlekette ülkücü cenahın işlemiş olduğu hemen her katlde bir şekilde yer almış kişi. bir katil. balgat katliamı, bahçelievler de 7 tip li öğrencinin öldürülmesi, maraş katliamı ve en son sevgili hrant dinkin öldürülmesinde adı hep azmettirici, planlayıcı, koruyucu ya da destekleyici olarak geçmiş. bir katil ve katil sever , ülkü ocakları başkanı iken kendisi abdullah çatlı da yardımcısı , abdullah çatlı nın her nevi koruyuculuğunu üstlenmiş kişi. mit ten olduğu gün gibi bilinen ama asla söylenmeyen, mehmet ağar gibi aynen bir karanlık, kapkaranlık kişi. hakkındaki tüm bu iddialar , yine kendi ülkücü arkadaşları tarafından itiraf edilmiş, ama o hep kurtarmış, idamdan yargılanıp da 7 yıl yatarak kurtardığı gibi. var olan tüm sağ iktidarları hep desteklemiş, en son abdullah gül ün cumhurbaşkanlığı na destek verdiği gibi. sağ iktidarların koruyucu meleği, şeytan mı desek ? hakkında bu kadar iddia hep dolaşmış , ama nedense asla tam olarak araştırılmamış, tam bir soruşturma ve yargılamadan geçmemiş , hep korunmuş kollanmış kişi.bana bahsetmeyin şimdi mamakta yattı, işkence gördü falan diye. adam idamdan yırttı daha nolsun ? aynı mehmet ağar gibi konuşursa taş yerinde kalmayacak kişi, o kadar korkulur kendinden. gazetelerinden oraya buraya tehditler yollayan bir partinin başkanı. eli kanlı, tepesine kadar kan içinde kalmış katil!

    öl, muhsin yazıcıoğlu, öl! çünkü biliyorum ki yaşarsan yine tbmm ye gireceksin ve elini kolunu sallaya sallaya dolaşacaksın aramızda. asla yargılanmayacaksın, saygın! bir milletvekili olarak tamamlayacaksın ahir ömrünü.

    öl muhsin yazıcıoğlu öl ki, öldürdüğün o gençlerin ailelerinin yüreği ferahlasın azıcık, ocaklara düşürdüğün o ateşlerin karşılığı olarak.

    öl, öl ki bir faşist eksilmiş olsun dünyadan, aynı türkeş in öldüğü gün gibi bayramımız olsun 25 mart!

  • İlk yazı: Helolalora'nın taraftarlarının ününü duymuştum.

    2

    Hoşbuldum efendim... Nice mecralardan sonra buraya gelebildiysek ne mutlu bize. Türkiye'de entelijansiyanın, sanat taifesinin bir özelliği dikkatimi çekmişti hep. Birbirinden ayrı iki isim bir ara aynı lisede sınıf arkadaşı olmuş, birinin dayısı öbürünün eniştesi, ötekinin kuzeni öbürsünün gurbette yoldaşı,ötekinin mahpus arkadaşı berikinin birlikte dergi çıakrdığı adam olmuş.
    Kendi kıt analiz yöntemimle hepsinin birbirine yakın evlerde yaşadığı sonucuna varmıştım. Bir yazar dergi mi çıkarıyor? Hemen yolun karşısındaki eve gidip "Esat Sabri, editör olsana" diyor mesela; Orhan Veli , Mina 'ya gidip "bizim anahtarı annem size bırakmış herhalde" diyor, anahtarı alıyor vs. Böyle böyle camia gelişiyor. Buranın mazisi kısmen de olsa böyle bir benzetmeyi hak eder bence.

    İşte, bir yerlerde hikayesi olmayan bir başlangıç, hikayesi olan tecrübelere dönüşüyor. Özeti: nereden nereye? Buradan başka bir yere, belki.

    Hoşbuldum, "taraftar zok iyi, takim iyi ,en buyuk herola"

  • güneşi gördüm ve mazlum bir insan olarak mahsun

    7

    gittim, izledim bu filmi. nedir, ne değildir anlayalım değil mi? çok feci halde spoiler içerecek haberiniz olsun, daha da karışmam gerisine, benden günah gitti.

    e madem başlayalım bakalım anlatmaya, neymiş bu film.

    şimdi iyi bir şey tabii, sevgili mahzun abimiz için hani geldiği nokta. zira kendisinin ahmet kaya ya malum gecede, sırf kürtçe şarkı söyleyeceğim yeni kasedimde dediği için çatal-bıçak v.b. , her an silaha dönüşebilir nesneler fırlatan serdar ortaç gibilerle bir olduğunu biliriz. az çatal atmamıştı o gece ahmet abimize. aradan 10 küsur yıl geçmiş ve mahzun abimiz aslında bir kürt sorunu olduğunu kabul edip bu yaraya parmak basan bir film çekmiş. e güzel. sorun yok. yalnız birinin bu arkadaşa demesi lazım sanırım, bir filmde hani genelde tek bir konu anlatılmak istenir ve onun üzerine yoğunlaşılır , elbette yan konular vardır anlatılmak istenen ama asıl olarak konu tektir. ben dün akşam sinemada film mi izliyorum yoksa akdeniz salata mı yiyorum anlayamadım. ne arasan var yahu! neye üzülsem şaşırdım. kürt sorunu, göç sorunu, savaşın bizatihi kendisi, kadın sorunu, çocukların hali, eşcinsellere uygulanan ayrımcılık ve şiddet, fakirlik, babasıda kördü hadi orda da engelli sorunu, derken norveçe giden amca ve orada yaşayan dayı üzeinden de memleket hasreti , dahada saysam çıkar hani. bu ne yahu ?

    bunun dışında siyasi olarak bol bol ajite yerseniz, üzerine de popülist yaklaşımlar, hadi size kürt sorununu anlatan film afiyet olsun .

    elbette beğendiğim yanlarıda oldu, savaşı oradaki halkın gözünden gösteriyor ve ne çektiklerine bir bakın diyor. bu iyi bir şey, en azından bu ülke için, çünkü bu savaşın asıl mağduru özellikle bölgede yaşayan insanlar. iki kardeşin karşı karşıya gelmesi ve politikanın kardeşler üzerindeki etkisi üzerinden altan erkekli nin baba rolüyle çıkıp siz kardeşsiniz sakın unutmayın demesi, bence en iyi politik mesajlardan biriydi. yıllardır bu iki halkın kardeşliğini savunmuş bir kürt olarak son derece beğendim o sahneyi.

    yalnız ali sürmeli nin oynadığı rol üzerinden konuşmak istiyorum. kesinlikle rol yapaydı. bir adam düşünün 80 darbesiyle yurtdışına kaçmış zamanında diyarbakır zindanında kalmış ve o meşhur işkenceleri yaşamış bir adam; ki bu adam 80 darbesinden bahsederken faşist kadro diyecek kadar hala sol bilincini koruyacak ve emperyalist devletler işte onlar kaşıyor, onların çıkarları yüzünden bitmiyor bu savaş ve baştakiler birbirini yiyor zaten halk ne yapsın gibi son derece sığ son derece kahvedeki mehmet ağa açılımlı bir politik yaklaşım içerisinde bulunacak bu savaş için. 80 de diyarbakır cezaevinde yatanlar kimlerdi diye bir baksaydı mahzun belki yardımcı olurdu hani bu rolün ne şekilde konuşturulması gerektiğine. kawa, uko, ddkd ve pkk -gerçi daha o kadar yoğun değildi pkk- gibi kürt oluşumlar ve tikko gibi daha o zamanlarda kürt halkından bahseden türk örgütlerine üye insanlar yattılar. zannetmiyorum ki bu kadar dar bir bakışla bu sorunu yorumlasınlar.

    tabii, adam tam ortaya karışık yaptığı için filmi, işte filmde geçen başka bir konu; esas adamın-mahsunun yani- çocuklarını devlet elinden alıyor ve bir yetiştirme yurduna veriyor, allahım nasıl huzurlu bir yer, müdire anne nurseli idiz zaten. herbirkesler o yurtta çalışan, sevgi dolu, böyle ışıl ışıl, herkes pembe gönlüm sende giymiş zaten. insanın evini barkını bırakıp yurda yerleşesi geliyor. malatya çocuk evi skandalı başka bir ülkede yaşandı zaten. hiiiiç inandırıcı değildi. çok güldüm.

    neyse film bu kadar , izledik çıktık falan. kendimce eleştirdim. ister izleyin, ister izlemeyin. karar sizin

  • altlejant helolalora?da


    yeni transfer julio altlejant, hava limanında kalabalık bir taraftar grubunca karşılandı.



    ayağının tozuyla, tesislerde sağlık kontrolünden geçti.


    asbaşkan hasbi vandal ile birlikte imza merasimine katılan andreas altlejant,



    aynı gün yeni takımıyla ilk idmanına çıktı.



    joaquin altlejant'ın kız arkadaşı brezilyalı model ana maria conchita da ev bakmak üzere önümüzdeki hafta ülkemize gelecek.

  • zamanı görmek

    7

    Yekpare bir anda gün, saat, mevsim,

    Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın,
    Hala bu taşlarda gülen rüyanın.
    Güvercin bakışlı sessizlik bile
    Çınlıyor bu eski zaman vehmiyle.(1)

    ahmet hamdi tanpınar, çok sevdiği bursa'ya yaptığı gezilerden birinde, bir eski cami avlusunda soluklanmak için oturmuş, şadırvanda sakince devinen suyun şırıltısıyla geçmiş ve gelecek hülyalarına dalmışken, o an çevresini kuşatan zamanın fotoğrafını böyle çeker. zamanının ilerisindeki sanatçı kavrayışıyla, ayrıca dört başı mamur bir estet de olan tanpınar, bu erken osmanlı şehrinin taş duvarlarında, çeşmelerinde, ağaçlarında, sularında, 1400'lü yıllarda donmuş haliyle, atalarının o "yekpare" zamanını karşısında cisimlenmiş olarak görür.

    daha kaybolmamış bir zamanın izini sürerken, "fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştanbaşa ve iliklerine kadar bir türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda o’nun manevi çehresini gelecek zaman içinde hiç değişmeyecek şekilde tespit etmiştir."(2) diye betimlediği bu mekana ulaşan, mekanda donmuş zamanla karşılaşan tanpınar, kendi elf vadisini bulur o eski, mütevazı cami avlusunda.

    kimileri "zaman kaybolmaz" diyorlar. katılamıyorum. yarattığı mekanlarda duvarlara, yerlere, ışığa ve sese işlemiş biçimde varlığını sürdüren zaman, o mekanların kendilerini akışa bırakmasıyla birlikte, gelip geçenlere, hatta tanpınar gibi keskin gözlü izleyicilerine bile görünmez olacaktır eninde sonunda.

    Bir ilah uykusu olur elbette,
    Ölüm, bu tılsımlı ebediyette.
    Belki de rüyası eski cedlerin,
    Beyaz bahçesinde su seslerinin.(3)

    gibi iddialı sözlerini, şimdinin teslim olmuş mekanlarında, teslim olmuş mekanların kaybolmuş zamanlarında, net fotoğraflar seçmeye alışmış gözleriyle, retinalarını zorlayarak bakıp da göremezken nereden bulup çıkaracaktı tanpınar? yaşadığımız eğik düzlemde ivmelenerek uzaklaşıp gidenlerin ardından bakan bizler, zamanı görmenin nasıl bir şey olduğunu, nereden bileceğiz?

    alıntılar:
    (1) ve (3) ahmet hamdi tanpınar, bursa'da zaman.
    (2) ahmet hamdi tanpınar, beş şehir.

  • 8 mart

    0

    bir kadın olarak elbette günün anlam ve önemine binayen bir şeyler söylemeliyim. (zaten bu blogda bu aralar bir şeyler söyleyen benim. geri kalan herbirkesler uyumakta. queenie, bebişim sen hariç tabii.)

    8 mart : dünya "emekçi" kadınlar günü. alelade bir gün değil, içinde insanı hayvandan ayıran başat özelliği emeği barındırıyor. tüm insanlar emek sarfeder, emek içinde bilinç ve bilgi barındırır, çabadan ayırıcı özelliği de budur . insan emek verir. ama sanki burada bahsedilen emek daha farklı gibi, emekçi ,yani; sınıfsal bilinci bulunan, yani proleter,yani toplumun kurtuluşunun ve kendi kurtuluşunun biraradalığının farkında olan insan, insan türü içinde de kadın. en azından clara zetkin in kadınlar günü düşüncesinin temelinde yatanın bu olduğunu düşünüyorum. sanmıyorum ki, bugün gelinen noktadan yani kadınlar gününün aldığı şekilden güzelim clara memnun olsun.

    öyle bir hal almış durumdaki, kocalarına yeni bir hediye aldırabilecekleri bir gün gibi görüyor bazı kadınlar, bazı kadınların yaptıkları ise bugün sen çalış ben dinlenicem benim günüm çünkü kurtuluşu, bazıları çıkıp sokaklarda eylem yapıyor ses duyurmaya çalışıyor, politik bilinç içerisindeler çünkü, ama büyük çoğunluğu farkında bile değil, yemeğini,temizliğini yapmaya devam ediyor, çocuklarının peşinde ve kocasının hizmetinde bir köle olarak bir gün daha geçiyor tıpkı diğer günler gibi. hiç bir anlam ve önem taşımayan diğer önemsiz günlerden biri. onların haberi yok ne clara zetkin den ne de new york lu kadın dokuma işçilerinden. toplumun kendilerine biçtiği kadın rolleri neleri gerektiriyorsa sorgusuz sualsiz yapıyorlar. bildikleri bu çünkü, anasından gördüğü gibi aynen devam, kör sağır dilsiz yaşama.

    ne denebilir, yapılacak nedir? toplumun yarısını oluşturan kadınların evde köle haline gelmesinin kalan yarısınıda köleleştirdiğini farkettirmek nasıl gerçekleştirilir? ben özgür değilsem, erkek nasıl özgür olabilir? bu toplumun geneline nasıl izah edilebilinir? aksi takdirde, bu günde diğerleri gibi içi boşaltılan bir hal almakta, bu nasıl değiştirilir? sokaklara çıkıp bağırmakdan öte, kendin çal kendin oynadan öte, ne yapılabilinir?

  • öylesine

    3

    sustum..
    hesaplaşma zamanı kendimle. günlerdir uyku yok , gözlerim uykuya hasret. gözkapaklarım değmiyor birbirine ve geceler geceleri kovalıyor. karman çorman aklımı kaybediyorum, yarım akıllıydım zaten o da gidiyor elimden.
    tüm gölgeler teker teker çıkıyor karşıma, gecenin anlamı.
    gölgeler, geçmiş, geçmişim..
    içime attığım ve kapattığımı sandığım tüm korkular bir daha.
    yaşayan ve yaşamayanlar adına, sarhoşum.
    sızı, derin . yaralar pansumansız. kesip atmalı, kesip atmalı..
    bakma bana, bakma öyle.bilmez misin , kelimeler iktidarın oyuncağıdır.
    saçma, ayakta kalmaya çalışmak kadar, yenilgiyi kabullenmemek de saçma.
    dünya düştü avuçlarımdan,
    ben yenildim...

  • devinim!

    3

    yaklaşık bir yıl önce aldığım fotoğraf makinasıyla başlayan bir serüvenin, belki de yolculuğun "first impressions" tadında ki ilk derlemesi diyelim yazıya dökebildiğim kadarına.
    başlangıçta büyüsüne kapıldığım aslında sadece insanların, yaşamın, doğanın, an' ların, anı' ların kısacası canlı ya da cansız zihnimde yer edebilen herşeyin fotoğrafını çekebilmek. konuya odaklanınca bilinçli olmadan çocukluk yıllarımdan bu yana zihnimde biriktirdiğim görüntüleri anımsadım.
    hayatıma giren önemli ya da önemsiz hemen hemen her insanın ellerinin çizgilerini, parmaklarının şeklini hatırlayabildiğimi şaşırarak farkettim.
    zihnimde beliren bu görüntülerin tek bir fotoğrafı bile olmadığını düşününce kendi yaşamımın belirli
    an' larını, elleri ve çizgileriyle insanları, gözlerimin uzanabildiği herşeyi alıkoymak ve paylaşmak isteği bu süreçte önlenemez bir tutkuya dönüştü.
    aslında tek başına fotoğraf makinası almanın, modeli, markası ve özellikleri ne olursa olsun bunun için yeterli olmadığının farkındaydım.
    her ne kadar gelişmekte olsa da sonuç itibariyle bir sahil kasabasında yaşamak bu konuda işimi biraz zorlaştırıyordu ama dinamit yaşam sürpriz yapıp beni bir fotoğraf sanatçısı ile karşılaştırdı. üç ay önce ders almaya başladım.
    fotoğrafçılığın bir ışık okulu olduğunu, onu yakalayıp, tuzağa düşürmek istediğim görüntü etrafında dönüşünü ölçmeyi öğrenmek üzere çıktığım bu yolculukta düşlediğim belki de görsel sanata duyduğum aşkın ve açlığın sonucu olarak bir bakıma nesnel gerçekliği değiştirerek, yaşamakta olduğum ancak ne yazık ki bir türlü uyum sağlayamadığım bu dünyadan kaçmak.
    birbiriyle uyumlu ya da uyumsuz renklerle, kendi gözlerimin hiçbirşeyin ve hiç kimsenin müdahalesi olmadan saptayabildiği görüntülerle yeni bir dünya yaratmak ve bu dünyayı paylaşabilmek.
    başarılı olup zamanı çekebilir ve onun hakkından gelebilirsem, yarattığım bu dünyayla suçlu ilan edin beni, gözlerimle görüntülerim kanıt olsun!

    special thanks : ayşegül kaygun, edouard boubat

  • hiç

    5

    başka bir adı olamaz zaten bu yazının, adı gibi bir hiç çünkü. aslında bir şeylerden bahsetmek istiyor muyum ondan bile emin değilim. zaten şu boktan hayatta neden eminim ki? sıkılıyorum sadece bu. beni sıkan şeyler görünenlerde değil hani, bahanelerim var millete öne sürdüğüm, yok müdür uğraşıyor benle falan. müdür çok da sikimde sanki. uğraşsın ya da uğraşmasın nedir ki?zaten uğraşmazsa sorun vardır. oscar wilde demiş ya hani herkes beni beğenirse bir sorun olduğunu düşünürüm gibi birşeyler işte. ahmak söyle lan bu cümlenin tamamını, sen bilirsin.

    hiç işte, hem hiç bir şeyim yok, hem çok şeyim var. çağımızın modern insanının genel geçmeyen sıkıntı hali işte. kesmiyor ya hiç bir şey bizi. ne aşk sandığımız duygu yanılsamalarımız, ne arkadaşlıklarımız, ne aile, ne iş.. hiç bir şey kesmiyor ya hani? dolduramıyor ya şu içteki kara deliği. o işte. ara ara nüksediyor, sonra bir duruyor, biz bitti geçti sanıyoruz, oysa zayıflaşmaya başladığımız o anda hemen çıkıveriyor saklandığı yerden.

    neyse; keseyim ben , yoksa tembel rezil eder beni. söz verdik adama duygu seli yazmayacağız, olabildiğince geyik takılacağız diye. idare ediver artık, sayın adminim ,canım benim , seni ben pek çok pek çok severim ..

  • mutlu bir olay

    8

    iyice erkek öğrenci yurduna dönen helolalora?da bir tanecik hemcinsim bulunsun diye gösterdiğim çabalar nihayet meyvesini verdi, feminen yazar queenie, elinin hamuruyla aramıza katıldı değerli okurlar.

    bu mutlu olayı balık pazarı'nda bulunan tarihi cumhuriyet meyhanesi'nde soğuk rakılar eşliğinde kutladıktan sonra, aznavur pasajı'nda optik maksut ağabey'e uğrayıp yeni grup fotoğrafımızı çektirmeyi de ihmal etmedik elbet. fantaghiro sırf bu resim için çin'den geldi, ona göre kıymetini bilelim.


    helolalora? ekibi toplu halde. soldan sağa: ahmak ı hayal, eleanor, tembel, vandal, queenie, fantaghiro. (foto: ajans maksut yashica.)

  • bakla

    7

    oh mondöğ! soğuk bir perşembe günü. hıh, böyle bir ifadeyle başlayarak söze enteresan (!) bir hava da kattık. aslında anlatmak istediğim ne kadar aç olduğum. saat an itibariyle tam 15:07 yani üçü yedi dakika sonra. açlıktan ölmek üzere olduğum şuan aynı zamanda aranıza katılmakta olduğum an. peki bu ne demek?
    bu öğlen menüde bakla vardı yiyemedim, açım ve uzun zamandır adam gibi yazamıyorum.
    ''Helolalora?'' oldukça ilginç.
    itü sözlüğün pek değerli, çılgın bizim cenah kalemlerini bir arada görmek ve yeniden yazabilmek güzel şey. fevziye egal güzel yemek yapar gibi. karnım doyarsa yeniden yazarım sanki.

    very special thanks: pek tabii ki samet

  • ağır ağır ağar

    3

    size de oluyor mu bilmem? doluyor musunuz bazen? içinizden kocaman küfürler etmek geliyor mu gazete okurken ya da televizyonda haberleri izlerken?

    uzundur televizyonla bir münasebetim yok. o öyle bizden bağımsız duruyor evin bir köşesinde. çoğu zaman unutuyorum da varlığını. ama hatırlamak gerekiyormuş arada

    mesela ağar ın sayın mehmet ağar ın susurluk dolayısıyla ifade vermeye gidişini görmek için, keşke haberleri izleseymişim en azından dedim.

    sayın mehmet ağar, en son dyp inin genel başkanlığı görevinde bulunmuş, bir ünlü, bir büyük, hem de büsbüyük türklerden. en türklerden hem de. abdullah çatlı, korkut eken, doğan güreş ve ibrahim şahin gibi . onlar da en türklerden çünkü. abdullah çatlı öldü malumunuz. elim bir kazada kaybettik kendilerini, aslında daha ne hizmetlerde bulunacaklardı bu şeytan dörtlüsü ya da beşlisi ama , biri gitti işte. susurluk denen meşhum kaza. emniyete ait silahların çıktığı bir arabada bir milletvekili-sedat bucak-, bir emniyet görevlisi -hüseyin kocadağ-, bir de adı uyuşturucuya, insan ticaretine ve cinayetlere , daha nelere karışmış bir ne olduğu kendinden menkul bir şahıs - abdullah çatlı-, bir de bi tane kadın- adını hatırlamıyorum- bulunuyor. mafya, siyaset ve emniyet, üçü bir arada. peki hanginiz şekersiniz? o dönemki emniyet müdürü de mehmet ağar, şimdi soruyorlar emniyete ait olan silahların bu arabada ne işi var? ben bilmem diyor, karışmıştır falan. nerden haberi olsun koskoca emniyet müdürünün 3-5 silahtan? hem ben çatlı yı tanımam diyor bir de. ama korkut eken le, ibrahim şahin i tanıyor. onların bu vatana çok büyük hizmetleri geçmiş vatan evlatları olduğunu söylüyor.

    emniyet mehmet ağar dı bir dönemler, o ne yaptıysa bu vatan için yapmıştı. ölüm timleri kurulmuştu misal, istanbulda şakır şakır insanlar ölüyordu. adapazarı- hendek- düzce arası ölüm ovasıydı sonra, kaç kişinin cesedi burada bulunmuştu. ohal bölgesine hiç değinmiyorum, yeşil başlıbaşına yetiyordu , özel harekatla beraber tabii. ayhan çarkın ı falan da tanımıyor bu arada, ismini falan duymuş o kadar , ama onu eğiten korkut eken i yere göğe sığdıramıyor.

    bir konuşsa taş yerinde durmaz hani. öyle deyip duruyor. ne yaptıysa vatan için yaptı tabii . bunu da ekliyor.

    benim aklımda bir görüntü, cumartesi anneleri, ellerinde çocuklarının resimleri, gözaltına alınıp da kaybolan çocuklarının, mehmet ağar emniyet genel müdürü o vakitler, kapısına gitmişler, sen bilirsin nerede çocuklarımız, görüşmeye bile almamıştı mehmet ağar, yaka paça atıldı o kadınlar, o acılı anneler, sonra mehmet ağar çıktı ağzında aynı türkü, vatan millet sakarya.

    iktidar nedir? iktidar insanın içindeki en eski en hayvani arzusunun meşrulaştırılmasıdır. öldürme arzusunun. medeni hayatın, mesafelerle ördüğü birbirine dokunmama temelli sosyal yaşantısının gücü elinde bulunduranlarca yıkılmasıdır. dikkat edin, en ürktüğümüz yabancı bir insanın bize dokunmasıdır. bunu engellemek için özel arabalar alır, evimizi türlü güvenlik önlemleriyle donatırız. sokakta mümkün mertebe kimseye çarpmamaya özen gösteririz. bize dokunanlar yalnızca yakınlarımızdır, taraflar birbirine dokunuyorsa ortada bir tanışıklık vardır. işte iktidar bu yasağı tek taraflı yıkmaktır. o bize dokunabilir, alıp evimizden bilmediğimiz bir yerlere götürebilir, o bizi öldürebilir. aslan olmak demektir, iktidar sahibi olmak, tarihte nerdeyse tüm krallar aslanla özdeşleştirmiştir kendini. aslan nasıl ortaya çıkıp avına doğru yol alıp , sorgusuz sualsiz kükreyerek önce gelişini belli eder ve sonra da gidip pençeleriyle avını kapar ve parçalarsa, iktidar sahibi de öyle gelir, göstere göstere diğerlerine sizi alır ve ne isterse yapar.

    aslandı bir dönemler ağar, bakmayın süt dökmüş kedi gibi durduğuna

  • roland barthes

    0

    fotoğrafı çeken kişi. sizsiniz. orada duruyorsunuz. parlak kağıdın ya da ekranın -tual sanatçının ekranıdır- sınırlarında başlayan, sınırı geçebildiğinizde geriye doğru çekilebildiğiniz belirsiz alanda. varlığınız ellerinizde tuttuğunuz görüntüye bağlı. o anda görüntüyü elinizde tutttuğunuz gibi şimdi de görüntüyü elinizde tutuyorsunuz. kağıdın düzleminde size en yakın olan kişi sizsiniz. o'nu göremiyor, o'nun görüntüye baktığı gibi görüntüye bakıyorsunuz. güneşin size mekan, napoleon'un ise zaman içinde uzak* olduğu gibi o artık; resmi birkaç dakika önce çekmiş olsanız da size en az ve en çok napoleon kadar uzakta. sonsuzluk ve bir gün* kadar uzakta.

    " uzun zaman önce bir gün, napoleon'un küçük kardeşi jerome'un 1852 de çekilmiş bir fotoğrafı elime geçti ve bu güne dek hiç dindiremediğim bir şaşkınlıkla şunu fark etmiştim o zaman: "ben imparatora bakan gözlere bakıyorum." ancak hiç kimse paylaşır ve anlar görünmediğinden (yasam bu küçük yalnızlık darbelerinden oluşur), unutmuştum bunu. fotoğrafa olan ilgim sonraları daha kültürel bir yöne döndü. fotoğrafı sinemaya karşı sevdiğime karar vermiştim; ancak yine de bu ikisini tam anlamıyla birbirinden ayıramıyordum. bu soru giderek daha ısrarlı hale geliyordu. "varlık-bilimsel" bir tutkuya kapılmıştım: ne pahasına olursa olsun fotoğrafın kendi içinde ne olduğunu, görüntüler topluluğunda hangi temel özelliklere ayrıldığını öğrenmek istiyorum." diyor roland barthes. roland barthes demeyi seviyorum. aklıma ne zaman bu pasaj gelse yolumu kısaltacağına uzatıyor. fotoğrafı çeken kişi olarak yer aldığım tüm o fotoğraflarda bana bakan gözlere bakıyorum. gözler hem kağıdı elimde tutan bana hem de fotoğrafı çekmekte olan bana bakıyor. madde bir yerden bir yere akar ve anlık olarak o anda, fotoğrafı oluşturan tüm görüntüler topluluğunu bir araya getirirken* fotoğrafı çekilen tek bir varlığa dönüşüyorsunuz. dahası o anda orada olmak zorunda olduğunuz gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. çünkü oradaydınız ve artık bunu değiştirme şansınız yok. küçük bir zaman yolculuğuna çıkıp o ana dönüp o anı değiştirseniz bile, bu yine de bir zamanlar orada bulunmuş olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor.

    "ne zaman öleceğimizi bilemememiz nedeniyle, hayatı sonsuz bir kaynakmış gibi düşünürüz, ama her şey sadece belli sayıda gerçekleşir ve gerçekten bu da oldukça az sayıda olur. hayatınızı onsuz düşünemeyeceğiniz denli derin bir biçimde varlığınızın bir parçası olmuş, çocukluğunuzda yaşamış olduğunuz bir öğleden sonrayı daha kaç defa hatırlayacaksınız? belki dört veya beş kez daha, belki o kadar bile değil. dolunayın yükselişini daha kaç kere izleme şansınız olacak? belki yirmi kez daha. ve yine de her şey sonsuzmuş gibi görünür"*

    helolalora? tuhaf, görüntüler önemli, roland barthes demek güzel.

  • benden güzel var mı dünyada?

    7

    yansımaların olmadığı bir dünya oldukça tuhaf bir dünya olurdu. ya da olmazdı. çünkü o zaman yansıma diye bir fenomenin bilgisine sahip olmazdık. yine de tek yumurta ikizlerinin kıymete bindiği bir dünya olurdu diyebilirim. birbirine bakıp saçını falan tarayabilen tipler. biz tekizler ise gözlerimiz şaşı ve komik bir şekilde ancak burnumuza bakabiliyor olurduk. pamuk prenses masalının en can alıcı -zehirli elmadan sonra, o mecaz falan içermeden direkt can alıcı- bölümlerinden olan ve literatürde sıklıkla kullanılmış olan “ayna ayna söyle bana...” repliği de olmazdı mesela. narkissos suya eğilemezdi. eğilse bile sadece su içmek ya da yüzünü yıkamak için eğilirdi. düz ve oldukça saçma bir mantıkla yansıma olmasaydı narsisist olmazdık ve nergis çiçeğinin ismi belki de muzaffer olurdu. benlik bilincimiz bir tür sekteye uğrardı. lacan'ın ayna evresi teorisini yaşayamaz, kaybettiğimiz birlik duygusunu tekrar kazanmak için dili keşfedemez ya da daha geç keşfederdik. "ben"/"diğerleri " ayrımımız şimdiki kadar keskin hatlara sahip olmayabilirdi. yüzümüz hakkındaki bilgimiz sevdiğimiz bir roman kahramanının zihnimizdeki izdüşümü kadar belirsiz ve uçucu olurdu. aynada kendimize bakıp sorduğumuz “kimim ben?” sorusunu ellerimizi öne doğru uzatıp onlara bakarak sorardık. kimlik ya da sahtelik gibi konularda yazdığımız yazılarda o güzelim ve yorgun ayna metaforunu kullanamazdık. edebiyat dünyası aynasından yoksun kalırdı. resmin, fotoğrafın, sinemanın da olmadığı bir distopyadan bahsediyoruz. -vandal, tüm imkanlarını yok etmek yazının görevi olmalı- böyle bir dünyada, hiç kuşkusuz maskelerin önemi de artardı. hatta insanoğlu göremediği yüzünden sıkılıp maskeden de olsa bir yüzle dolaşmak isteyebilirdi. hayatı boyunca tek bir maskeyle dolaşmak ya da istediği an yüzünün görüntüsünü değiştirebilmek gibi bir şansa sahip olurdu. resmin olmadığı bir dünyada maskeler olur muydu, estetik cerrahlarının bu distopya içindeki konumları nasıl olurdu, bu soruların cevaplarını bimiyorum vandal. üzerime gelme bu kadar. bildiğim tek şey samet'in bu distopyadan en az zararla kurtulacağı. şanslı piç.

    special thanks: ersen, ve dadaşlar.

  • yeşil biber

    2

    geldim ya şimdi buraya,bu heyyamola ya, hani ne zamandır da yazmıyorum hiç bir yerde, nasıl dolmuşum yarebbim. ha bire yok ona laf at, yok buna sataş. o ile bu da, ahmak la - itüsözlükteki sıfatıyla bizim ahmak, lan ne karizma yaptıydın laf aramızda adına başlık açtıydı dka, hey gidi günler hey- ekürisi tembel. sataşmadan güm geçmiyor du bakeli nolcek? bu heleloyloy da fena yer değilmiş hani. gerçi söylüyorum gel vatandaş, geyiğin hası burada, güldürürken düşündüren , düşündürürken kasıkları titreten yer ; heyheyde yine de hey hey falan diye de , ağırdan ağırdan dolar buralarda. biz de başlarız artık, na buralar hepiciği dutluktu falan. karadutum, çatalkaram, çingenem...

    e bulaştı azcık nar ekşisi yalnızlık falan.

    imdat lan ? sesimi duyan yok mu?

    kendimi biber gibi hissediyorum, yemyeşil böyle vitamin deposu. hayırlara çevir yarebbim!!!

  • varolmanın dayanılmaz

    9

    ayna, şüphesiz ki insan uygarlığının en önemli icadıdır. (yazıya böyle fazlasıyla iddialı ve görünürde temelsiz bir önermeyle başlamayı her zaman çok sevdim. aniden sahneye fırlayıp basit ama dinamik bir gitar rifine girerek izleyicinin ilgisini canlandıran rock müzisyenleri gibi hissettim kendimi. ilkokulda kompozisyon yazdığım sırada "tarih boyunca insanoğlu osurmuştur" gibisinden nereye gittiği belirsiz açılış cümlelerinde kendini gösteren bu deformasyondan, görüldüğü gibi, eşşek kadar adam olduğum şu çağda hala vazgeçebilmiş değilim. ne diyorduk? ayna.) ayna, insan uygarlığının, en önemli olduğu kadar, en tehlikeli icadıdır da aynı zamanda. insanı algı ile akıl arasındaki korkunç ikilemin dipsiz uçurumuna savuracak güçte bir cihazdır ayna. stephen king'in kumsalda tek başlarına duran boyut kapılarını akla getirelim burada. (bkz: the drawing of the three)

    aynada kendinize bakıp "bu karşıdan bana bakan yüz de neyin nesi böyle?" diye düşündüğünüz zamanlar mutlaka olmuştur. şahsen benim aynaya bakarken ikinci en sık verdiğim tepki budur. insanın aklıyla düşünüp, çeşitli yargılara vararak, kendince rasyonel bir temele oturttuğu kendi varoluşu ile, aynada bütün çıplaklığıyla gördüğü, yani beş duyusundan birincisinin merceği vasıtasıyla algıladığı varlık arasındaki ikilem, üzerinde düşündükçe, varoluşu reddetmeye kadar vardırmıyor değil. duyularımızla algıladığımız ya da bir biçimde deneyimleyerek bilgisine sahip olduğumuz her şeyin son tahlilde aldatıcı olduğunu söyleyen parmenides, kendi varlığını ancak ondan duyduğu şüphe üzerinden somutlaştıran descartes, bütün bu name dropping kahramanlarının bir ayna karşısında (diyelim traş olurken) duyacakları dehşeti hayal etmek bile tüylerimi ürpertiyor. filozofların yağlı boya tablolarında neden sürekli saçı sakalına karışmış insanlarla karşılaştığımızın cevabı da burada gizli olabilir. bir başka programımızda da bunu irdeleriz.

    aynayı kırmak, bilindiği gibi, büyük sembolik değeri olan bir eylem. bu sembolik değerin, en azından bir bölümünün, algı ile akıl arasındaki bu ezeli çekişmeyi ortadan kaldıran yapısından kaynaklandığını düşünüyorum. aynayı kırmak, kendi varlığını, dış dünyadan bağımsız olarak kurduğu rasyonalite içinde hapsetmek, ya da bir diğer bakış açısından, dış dünyanın aldatıcı sinyallerine bağımlı, kusurlu bir araç olan algının prangalarını kırmak şeklinde açıklanabilir bilinç altında.

    ayna göndermesiyle başlayıp bitirdiğim bu kolajda en azından alice'ten hiç bahsetmemiş olmanın kıvancıyla sormak istiyorum o zaman: aynada kendi kişisel not defterinize bakarken aklınızdan geçenler nedir? malum, biz helolalora?da genelde soru soruyoruz; pek cevap vermiyoruz.

    special thanks: milan kundera, john berger.

  • Disipline Riayeti Yeterli Görülmedi

    0

    ir şarkıdır yaşamak mı desem, yoksa şiir tadıyla yaşayalım mı? böyle beylik laflarla işim olur mu? olmaz be sayın amirim. ben beylik yaşamaktan yanayım, laf etmekten ziyade. bir yerde bulunduğunda varlığınla ben burdayım diyorsan, bağır çağır olmadan, tarzınla işte bu dedirtebiliyorsan, insanların aklında ismin geçtiğinde bir fikir oluşuyorsa yaşıyorsun arkadaşım derim ben işte.

    çok şükür, hiç silik olmadım be sayın amirim. senin gibi gölge misali yaşamadım ben. hani senden daha büyük,büsbüyük amirler gelince birden gölgeleşiveriyorsun ya onların ardında, yok oluyor ya tüm kimliğin, bir iz haline dönüşüyorsun ya , ha ben işte hiç öyle olmadım. benden daha büyük, büsbüyük hiç bir insan yok benim gözümde, öyle el pençe divan durmadım. nasıl yapıyorsun da bir hiç oluyorsun hemen öyle hiç anlamadım.

    çalışıyorum, sayın amirim sizin emrinizde. her sabah mide bulantısıyla uyanıp gidiyorum o yarı açık cezaevine. her sabah aynı hallerle kalk, elini yüzünü yıka, üstünü giyin, makyajını yap , hazırsın fırla. her gün geç kalıyorum ya hani, içimden gelmiyor oraya gelmek de o yüzden işte. her sabah ayaklarım geri geri gidiyor, önce ayaklarımla savaşıyorum, laf anlatıyorum onlara gitmek zorundayız, ben de istemiyorum ama para lazım be güzellerim diyorum, anlaşıyoruz ayaklarımla ve geliyoruz sonra beraber. sonra aynı zırva muhabettelerle dolu, aynı saçma işleri yapmaya ve sizi çekmeye devam ediyoruz. beni görüyorsunuz , hiç bişey demeden yanımdan geçiyorsunuz. bana küssünüz biliyorum. hani ayağınıza çağırdınız da ben gelmedim, bir arkadaşı yolladım elinde sizin görebileceğiniz ama görmeyi başaramadığınız, kafanızın basmadığı ve sizi aptal yerine koyan bir yazıyla. hani sinirden gözleriniz dönmüş ya, ben o esnada çok eğleniyordum be sayın amirim. bir kez daha aptal yerine koymuştum sizi, again ,again...

    benden nefret ediyorsunuz, haklısınız. sizin yerinizde kim olsa nefret ederdi zaten. yani o kadar insanı idare ediyorsunuz ama bu kadını idare edemediniz be sayın amirim. vaz geçemiyorsunuz da kafası basan kaç elemanınız var ki sanki. işte ben bunu biliyorum sayın amirim. bana muhtaçsınız. yer yer dolaştırsanız da, sürmekle atmakla tehdit etseniz de bana muhtaçsınız. akıllıyım sayın amirim, sizin de bildiğiniz üzere ve çok eğleniyorum hem sizinle, hem de tüm simgelediklerinizle.

    bu kadının sorunu ne demişsiniz ya hani? sorunum uyumsuzluğum be sayın amirim. her daim uyumsuzdum, sizin suçunuz değil , lütfen ağlamayın. disipline riayetim yeterli değil. ha işte ondan. sizden ve simgelediğiniz herşeyden nefret ediyorum, tüm kurumsallığınızdan, kurumlarınızdan, devletten, polisten, vergiden v.b. hepsinden , tamamen nefret ediyorum. beni bunlarla boğmaya çalışan herkes de dahil bu nefrete. illa onlar gibi olmamı diretenlerden. evlen artık diyenlerden. bir kadının sadece kadın olması gerektiği düşüncesinden, özgürlüğümü elimden almaya çalışmanızdan. saçma sapan cümlelerle aklıma girmeye, kimliğimi kişiliğimi ezmeye çalışanlardan, sahte sahte günaydın deyip arkamı döndüğüm anda dedikodu mu yapan o kadınlardan, beni nasıl nerede yatağa atacaklarını planlayıp bunun için yıllardır uğraşan o adamlardan, tüm sahte ve yalan dolan ilişkilerinizden, sizin küçük burjuva ahlak anlayışınızdan, burjuva özentisi yaşamları gözüme doğru olan bu diye sokanlardan, tüm doğrularınızdan ve yanlışlarınızdan nefret ediyorum. birileri bir yerlerde özgürlük uğruna ölürken , başka birilerinin burada bilmem ne marka kıyafeti alamadığı için ağlayan kızını anlatmasından nefret ediyorum. tüm bu saçmalıkların onları tek bir tornadan çıkmış aynı suntalara çevirdiğini göremeyen insanlardan.

    sorun sizde değil be sayın amirim, sorun ben de. lütfen anlayın , muhitimize geldik peşimi bırakın!

    belki de şimdiye dek hakkımda verilmiş en doğru karar bu be sayın amirim. gözlerinizden öperim

  • mega transfer

    10

    göz bebeğiniz helolalora? ara transfere hızlı girdi. itü sözlük'ün değerli ve şiddetli kalemlerinden eleanor, altı ay kadar süren yalvarma seanslarımız neticesinde, iki milyon dolar garanti + yazı başına para, florya'da triplex villa ve lüks bir 4X4 karşılığında prensip anlaşmasına imza attı. pek iyi neden eleanor? çünkü yaşam dinamittir.

  • her şey yolunda

    0

    - hadi ya, öyle mi?

    bakınız, büyük türk düşünürü robert browning ne diyor:

    THE year's at the spring,
    And day's at the morn;
    Morning's at seven;
    The hillside's dew-pearled;
    The lark's on the wing;
    The snail's on the thorn;
    God's in his heaven-
    All's right with the world!

    daha sonra silah işinden parayı vuracak bob amcanın pippa's song adlı bu manzumesi ilk yayınlandığında (nereden baksan seksenli yıllar) bayağı tartışma yaratmış. tanrı cennetinden bizi gözettiği için mi dünyada her şey yolunda, yoksa cennetinde oturup etliye sütlüye fazla bulaşmadığı için mi? günümüzde bu tartışma yeniden başlıyor, ona göre.